Trakya Bağ Rotası - Arcadia Bağları  


Arcadia Bağları          
Haftasonu İstanbul’da sürekli aynı şeyleri yapan biri olarak sürekli farklı kahvaltı mekanları bulmak, kısa mesafelerde nelere gidiliri araştırmakla geçmişti uzun bir zaman. 2012 yılında şarap hayatımı farklı bir yere taşıyınca da bağ rotaları hep haftasonlarını geçirmek istediğim yerler oldu.
Şarap sektörünün son yıllardaki en büyük adımlarından Trakya bağ rotası 20’ye yakın şarap üreticisinin Tekirdağ’dan Çanakkale’ye uzanan bağ evlerini gezmek meraklıları için de büyük bir fırsattı.
İstanbul’a yakınlığı ile bilinen Chateau Nuzun bağları ile seneler önce başlayan yolculuğumu bu sefer Kırklarelindeki Arcadia bağları ile değerlendirmek istedim. Kırklareli Tekirdağ’a göre daha uzak olup Arcadia bağlarında Arcadia ailesinin Bakucha adlı otelinde 1 gece konaklayacak şekilde bu gezi planlanmıştı.
Siz nerden çıkarsınız yola bilmiyorum ama Arcadia bağları için İstanbul Anadolu yakasından 200 km gitmeniz gerektiği için kahvaltıya yetişecekseniz biraz erken yola çıkmanızı öneririm. Bayram seyran değilse 2 saatte rahat rahat ulaşabildiğiniz Lüleburgaz’a özellikle yaz aylarında geldiyseniz sağınıza solunuza dikkat edin sizi ayçiçek tarlaları karşılayacaktır, mutlaka durup onlarla fotoğraf çektirmeyi unutmayın.(elle koparamazsınız onları denemedi demeyin). Hamitabat köyü sağlık ocağını bulunca, karşısından Arcadia tabelalarını takip ederken 3-4 km taşlı bir yol ile Arcadia’nın oteli Bakucha’ya varıyorsunuz bu tabelaları kaçırmayın.
Bakucha Giriş






















Bakucha Havuz
Bakucha Otel&SPA
Bakucha öyle aklınıza gelen butik otellerden değil. Tam bir butik bağ oteli olarak tasarlanmış 30 odalı samimi bir yer. Tüm odalar o şekilde mi emin olamıyorum ama benim kaldığım odanın her yerinde ağaç kullanılmış.  Otelin havuza ve bağlara bakan bir balkon, açık banyo konseptli bir “Öküzgözü” isimli bir bağ evi odası. Evet evet tüm odalar Arcadia bağlarında kullanılan üzümlerle adlandırılmış.
Sahipleri otelci olunca bu işleri bildikleri her hallerinden anlaşılıyor, bir bağ otelinin ötesinde olduğu hissi banyoda kullanılan malzemelerden bile anlaşılıyor Bakucha’da. Otelin bahçeye açılan bir lobby’sinde otelde kalan herkes bağda yada bahçede değilse mutlaka burada takılıyor. Arcadia ailesinin üyelerine de burada rastlayabiliyorsunuz. Kurucularından Zeynep Arca’nın tonton mu tonton anneannesi oradaysa mutlaka tanışın güzel enejisini her yere saçıyor.
Otelin bahçesi dinlenmek için ideal olduğu gibi bahçedeki sonsuzluk havuzu da sadece odalardaki balkondan değil havuzun içinden de gün batımında çok keyifli bir görüntü sunuyor. Bahçenin en güzel anı akşam yemeği sonrası elinizde bir kadeh kendinizi çimlere atıp gecenin o karanlığında yıldızları izlemeniz oluyor.(mutlaka deneyin samanyolunu bile görebiliyorsunuz)
Akşam yemeği için her masada otel konukların isimlerinin yazılmış olduğunu görünce gösterilen özene şaşırıyorsunuz. Her gün yenilenen şarap eşleştirmeli menü geliyor akşam yemeğinde, aperatif ile başlıyor, ana yemek derken, tatlı ile sonlandırıyorsunuz. Yemekte kullandıkları herşey yöresel etlerini de o yöreden alıyor, masadaki şarabı da kendi bağlarında üretiyorlar. Herşey samimi ve yakın hissettiriyor.
Yemek bitimine yakın bahçede bir ateş yakılıyor saat 10 olduğunda. Haziran sonu olsada bu bölgede üzerinize birşey almadan çıkmak biraz zor oluyor hava karardığında.
Sabah uyandığınızda kuş seslerini duyduğunuzda şaşırmamanız gerekiyor, lakin bu bölge kuşların göç yolları üzerinde yer alıyor. Balkonda şöyle bir nefes aldıktan sonra kahvaltıya indiğinizde mini bir açık büfe kahvaltı ile karşılaşıyorsunuz. Kullanılan peynirler tabiki Trakyanın, domates, salatalık bahçenin, reçellerde bahçeye dokunmuş ellerin maharetleri oluyor. Reçellerde ceviz ezmesi, üzüm reçeli ve portakal baya ilgimi çekiyor hatta ufak bir kavanoz almak istediğimde bitmiş olması üzüyor. Reçel demişken artisan ekmeklere ilgim hep yüksek, otelin mutfağı kendi ekmeğini kendi yapıyor bir dönem kendi ununu da öğüten işletme bugün komşu köylerden aldığı un ve 100 yaşında ekşi maya ile cevizli, çavdarlı ekşi mayalı ekmekler yapıyor. Benim favorim şaraplı olan ekmek olurken, uygun bir fiyata(12 TL) eve dönerken bu ekmeklerde de alabilmenize olanak sağlıyor. Şimdi bakalım bağlara..
Bağ





























Arcadia Şarapçılık Bağları     
Bir hikaye düşünün 2000’li yılların başlarında butik şarap üretimine izin verilmesi ile başlayan; Arca ailesi o zaman bizde varız diyince Ege ve Trakya’da arazi bakmaya başlıyorlar. Arayış onları göreceli olarak Ege’den daha serin olan Trakya’ya Istıranca dağlarının eteklerine getirdiğinde Hamitabat köyüne yakın 230 hektar araziyi toplaya toplaya satın alıyorlar. Tabi bu kadar kolay olmuyor bu anlattığım, iklim yağış rejimi analizleri ve toprak analizleri ile bu yatırıma terroir uzmanların onay vermesi bekleniyor.
2004 yılında alınan bu araziye yapılan bazı yenileme işlemleri sonrası asmalar 2006 yılında dikiliyor. Bugün Narince, Papazkarası, Öküzgözü gibi yerel üzümlerden Pinot Grigio, Pinot Gris, Cabernet Sauvignon, Cabernet Franc, Sauvignon Blanc, Sauvignon Gri gibi yabancı üzümler ile 350 dönüm ekinebilir alanda yıllık 150 bin şişe üreten, ürettiğinin ufak da olsa bir kısmını ihraç eden butik ama güçlü bir üretici halini alıyor Arcadia.
Hemen yan köylerde 6000 bin yıllık asma köklerine rastlandığı söylenen bu bölgede, gece ile gündüz sıcaklık farkları gün içinde belirgin bir şekilde değiştiği görülüyor. Yaz aylarında sıcaklığın çok yükseldiği hakim bölgedeki rüzgar bağları epeyce rahatlatıyor. Herhangi bir damla sulamanın yapılmadığı bağlarda bağı sağlıklı hasata götürebilecek kadar minimum ilaçlama konusunda özen gösteriliyor. Zaman zaman nem’in hakim olduğu bu topraklarda hastalıklardan kaçınmak için de asmaları rahatlatacak yaprak seyreltmelere gidiliyor. Asmaların korkulu rüyası yaprak yiyen böcekler, bölgenin de yapısı düşünülerek, kurulan onlarca yarasa evleri sayesinde asmalardan uzak tutulmuş oluyor.
Bağların arasında özellikle gün batımında yada sabahın erken saatlerinde keyifli bir yürüyüşe çıkmak çok keyifli olabiliyor, her parsel hani üzüm asması ekildiyse tabelalarla işaretleniyor. Bağın etrafında armut, erik gibi meyve ağaçlarını da görebileceğiniz  bu bağ yürüyüşü için yanınıza su almanız ve şaraphaneyi tabelalardan mutlaka bulmanız gerekiyor.
Şaraplar
Eski Yunanistan da sade ve mesut bir ırkın oturduğu rivayet edilen dağlık bir ülke olan Arkadya bugün Türkiye’deki tek Asil Küf kullanılarak yapılan tatlı şarabına ev sahipliği yapmaktadır. Sauvignon Blanc üzümleri kullanılarak yapılan bu Arcadia 333 adlı şarap, geç hasata bırakıldıktan sora Botrytis Cinerea mantarı ile kaplanıp suyu azalan üzümlerin fermante edilmesi ile ortaya tatlı, 16-18 derece alkole sahip bir şarap çıkıyor. Her sene yapılmayan bu şarabın 2009, 2013 ve birde yeni gelen 2016 rekoltesi olgunlaştırılarak saklanıyor. 2009’un 2013’e göre daha hissedilir Botrytis lezzetleri taşıyan şarabın tank’tan tattığım 2016 rekoltesi de epey renkli olacağa benziyor.
Geçtiğimiz ay, bir üretici ile yemek için Bordeaux’dan önologlarla Nişantaşındaki Delicattessen’de yemekteyken bu topraklara uyum sağlayan yabancı üzüm nedir diye sorduğumda, Cabernet Franc dillerden düşmüyor. Tek başına(monesepaj) olarak zaman zaman zorlanabilen bu şarap, Türkiye topraklarında güzel sonuçlar vermeye başlıyor. Arcadia’da üst segment şaraplarından birini Cabernet Franc ile yaparak güzel sonuçlar edip buna Arcadia “A” serisi  Cabernet Franc diyor. Lacivert röfleleri ile kadehte kendini belli ederken, vişne, tatlı baharat ve tütün çağrışımlı bukelerle güçlü gövdeli bir kırmızı olarak akıllarda kalıyor.
Beyazlara değinmeden olmaz, arcadia bağlarındaki Sauvignon Gris ve Pinot Gris üzümlerinden yapılmış “Arcadia Gri” beyazı burunda sarı elma ve armut aromalarına özel bir parselin etkisi ile mineral tonlarda eşlik ediyordu. Dengesine hayral kaldığım bu zarif beyaz, damakta canlı, güçlü asiditeli ve meyvemsi olan bu şarap bu iki üzümün bu topraklardaki uyumunu yansıtıyor.
Dubnisa Mağrası
Kırklareline gidiyorsanız önerileri dinleyip mutlaka bu mağrayı da ziyaret etmeniz gerekiyor. Dubnisa mağrasına ulaşmak hiç kolay değil, Arcadia’dan çıkınca 1 saat virajlı orman yollarında Istıranca dağları manzarasıyla araç sürmeniz gerekiyor. Etrafta başında çoban, büyükbaş sürüleri ve rüzgar türbünleri görülüyor.
Uzun bir yolculuğun ardından Dubnisa’ya geliyorsunuz, müze kart ilginçtir burada kullanılmıyor. Öğrenci 4TL yetişkin 6 TL olduğu giriş, mağranın girişine geldiğinizde dışarıdaki 30 derecelik öğle sıcaklığı koca bir klimanın karşısına geçmişsiniz gibi 12-14 derecelerle sizi karşılıyor.(eğer üşüyen biriyseniz mutlaka kalın birşey alın üzerinize)
Mağranın içine girdiğinizde gördüklerinize hayran kalmamak elde değil, yılın belli dönemlerinde yarasaları rahatsız etmemek için açık olmayan toplam 3 km uzunluğundaki bu mağranın sadece görebildiğiniz 500 m’sindeki sarkıt ve dikitler sarı aydınlatmalar ile görsel şölen sunuyor.  
Yerlerin su ile kaplı ilk yürüme yolundan sonra karşınıza merdivenler çıkıyor, merdivenlerden çıkarken zaman zaman ciddi eğilmeniz gereken yerler oluyor. Mağranın her yeri nemden ıslak o yüzden nereye nasıl bastığınıza dikkat etmeniz gerekiyor.
Yarasaların üreme mekanı olan bu mağra 16 türde 33 bin farklı yarasaya yuvalık yapıyor. Ancak endişe edecek birşey yok gündüz gittiğiniz ve yürüme yolundan çıkmadığınız sürece mağrada güvende oluyorsunuz.
Mağra içinde yolun bitmesine yakın ısınan hava ile yeryüzüne yaklaştığınızı hissediyor ve güneş ışıklarına kavuşuyorsunuz.
Dubnisa



















 
 
 

Yazı ile ilgili Yorumlar